31 Ekim 2010 Pazar

ÇILGIN TÜRKLERDEN YILGIN TÜRKLERE: “ENCLAVE” leşmiş cumhuriyet bayramlarımız



T.R.T. anonsuyla yazıma başlayacak olursam, dün Cumhuriyetimizin 87’nci yılı tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve yavru vatan K.K.T.C.’de coşkuyla kutlandı. Son 8 yıldan beridir Türkiye’de cidden çok önemli değişiklikler olmakta ve bu gidişle de bu süreç devam edeceğe benziyor. Türk dış işlerini tarihinde bir ilk olarak Londra’daki büyükelçilik binamızda, Adnan Şenses ve arabesk müzikle bayram kutlamasına onay çıktı. Hatta ona büyükelçimiz de Steinway piyanosuyla eşlik bile etti. Ankara’da Abdullah Gül, başkumandan sıfatıyla sınıf, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin, Türkiye devletine önemli katkılar sunan her Türkiyeli vatandaşlarımızı köşke davet etti. Keza İstanbul valisi de aynı şekilde devlet erkânıyla birlikte cumhuriyet bayramını kutladı. Van valisi, halkı Kürtçeyle bayramlarını kutladı. Mesut Barzani bile Erbil Başkonsolosluğuna gelerek cumhuriyet bayramı resepsiyonuna icabet etti.
Tüm olan biten bu bayram kutlamalarına ve Cumhurbaşkanının tek resepsiyonuna rağmen maalesef bu ortak bayramımızı gene bölük pörçük kutlamak zorunda da kaldık. Cumhuriyetin bayramının temsilcisi kim tartışmasından ileri gelen, herkesin ve her kurumun kendi kafasında oluşturmuş olduğu cumhuriyet bayramı kutlamasına göre hareket edecek olursak işimiz iş cidden. Daha açık konuşmak gerekirse, Kürt halkının temsilcileri olarak veya türbanlı bir kadın olarak şundan 3-5 yıl öncesine kadar cumhuriyet bayramı kutlamalarında devlet erkanıyla bulunmaları hayalin ötesinde bir şeydi. Şimdi ise durum değişmekte ve normal seyrinde devam etmekle birlikte sorunlar da olmuyor değil. Normal seyrinde giden bu yeni sürece tahammül edemeyen su katılmamış Kemalistler ve o cenahın temsilcileri iki türlü bir davranış modeli geliştirmekteler: bazı kesimleri ambargo etmek veya onların bulundukları ortamlarda bulunmaktan imtina etmek.

M.K. Atatürk, cumhuriyeti ilan ederken tamamen devrimci bir davranış biçimi benimsemişti. Bu o gün için düşünülemeyecek derecede ileri bir adımdı. Devlet katında, yasa düzeninde yapılan devrimler, laiklik devrimi, yazı devrimi, kadın hakları devrimi ve bunların en üstünde bulunan Türkiyelilerin, siyasal ve ekonomik bağımsızlığını sağlayan Kurtuluş devrimi gelmektedir. Atatürk’ün yapmış olduğu devrimlerin somut yanını bizatihi bunlar oluşturmaktaydı. Binaenaleyh Atatürk’ün yapmış olduğu devrimler sürekli devrimlerle desteklenmesi gereken unsurlar bütünüdür ki bunlar da Atatürkçülüğün soyut yönünü oluşturmaktadır. Atatürkçülük, Atatürk’ün zamanında yapmış olduğu devrimleri deli gibi savunarak onların değişmesini ne pahasına olursa olsun engellemek değildir. Bu davranış kalıbına su katılmamış Kemalist ülküsünün tutucu refleksinden başka bir şey diyemeyiz.

Su katılmamış Kemalistlerin ülküsüyle kandırılıp normal insan düşüncesinden paranoyakvari bir insan düşüncesinin kölesi olan bu insanlara acıyorum. Çünkü her cumhuriyet bayramında çılgınca demir ağlar örüyorlar “10.yıl marşıyla”, aniden üzülüp, kederlenip başlayıveriyorlar “nerdesin sarı saçlım, mavi gözlüm” demeye, ardından iş daha dramatik bir hal alıyor, kandırılmış yeni yetme ülküdaşın biri çıkıyor ve “ uyan atam uyan yerine ben yatam!” diyor. Final de ” En büyük Türk Atatürk” deyişleriyle yapılıyor. Sorarım size Atatürkçülük bu mu?! Atatürkçülük, anarko Kemalistlerin paso dedikleri gibi onu aşamanın mümkün olmadığını insanın kendi kendine itiraf etmesi midir?

Atatürkçülük: Ata’nın bize teslim etmiş olduğu bayrağı daha ileri götürmek ve ondan daha iyi bir Türkiyeli olmak için, herkesin var gücüyle çalışması gerektiğini anlıyorum. Atatürk, insanın aklına inanan bir insandır. Aklını kullanabilen her insanın hurafeler, yasaklar, tutuculuklardan kurtarılıp, her türlü düşünce akımına açılınca doğruyu bulacağına inanır. Zamana ve o devrim yıllarındaki zor koşullara rağmen Atatürk, insanların kendi kendilerinin önderi haline getirmek için onlara önderlik etme şerefini göstermiş bir şahsiyettir. Atatürk, ulusunun her bireyinin kendi kendini keşfetmesi için önderlik etmiştir, kendinde varlık olması için savaşmıştır. Bu yüzdendir ki Atatürk için devrimciliğin sonu yoktur, çünkü her aşama yeni bir başlangıca geçiştir.
Mamafih - ne kadar söz söylersek söyleyelim - kendi çap(lar)ında cumhuriyeti korumaya kendini adamış kesimler, hala bazı şeylerde diretmekten vazgeçmeyip saçmalamaya devam edecekler. Cumhurbaşkanı anayasamıza göre başkumandandır lakin, genelkurmay başkanı, başkumandanın yerine vekalet etmesine rağmen gene cumhurbaşkanının davetine icabet etmeme cesaretini gösterebilmekte hatta kendi başına müstakil bir resepsiyon tertipleyebilmektedir. Bunun adı lamı cimi yok tutuculuktan başka bir şey değildir. Bunun adı "Biz kendi cumhuriyetimizin bayramını, sizinkilerle ve sizlerin anladığı cumhuriyet bayramıyla bir tutmuyoruz. O yüzden biz ortak bir karar alarak kendi bayramımızı bu şekilde kutlamakta özgürüz" demektir. Tamamen enclave tarzı bir cumhuriyet bayramı kutlaması. İşte bu, değişime uyamamak, ambale olmak ve bunun gibi bilumum eylemleri içinde barındıran bir şeydir bana göre. Devrimci bir hareket tutuculaşır mı? Sorusunun cevabı 1970lerden beridir hep aynıdır: Evet!
Devrimciliğin tutuculaşmasının zihinlerimize kazınan ifadesi “atam uyan da ben yatam”dır. Niye böyledir? Cevabı basit, ya devrimci Atatürkçülükte Ata’yı aşacak ufka sahip değilizdir ve belli bir noktadan sonra daha ileriye gidemeyip olduğumuz yerde kalırız. Yahut Atatürk’ün yapmış olduğu devrimlerle bir aşamaya ulaşan devlet düzenini koruyup, geliştirmek için; ayrıca kendilerini koruyup kökleştirebilmek için, birtakım koruyucu tedbirler almak zorunda kalırız. Yahut da Atatürk’ün devrimlerinden sonra bir adım daha atmayız çünkü işimize gelmez vesaire, vesaire…
Neyse ki bu enclave yavaş yavaş kendini tekrar üretemediğinden hareketle küçülmeye devam ediyor. Çünkü bu enclave hayra alamet bir istekli birliktelik değil. Çünkü bürokrasi, siyaset yapıcı olmaktan çıkacak ve siyasetin uygulama aracı olmaya razı olacaktır. Sadece görevlerini yerine getirecekler. Görevlerinin dışında siyaseti tabii yapacaklar ki bu zaten temel bir haktır. Keza asker teknik olarak sadece askerliğini yapacaktır öyle kafasına göre ben resepsiyon tertipledim oldu yok artık! Bürokratik iktidarın bir siyasi iktidar odağı biçimde çalışabilme imkânı tümüyle yok oluyor. Darbeci siyasal geleneğin temsilcileri çok hızlı bir biçimde yok olma sürecine girecekler ya da kendi içlerinde demokratik dönüşüme uğrayıp demokratik muhalefet partileri olarak çalışacaklar, hatta kimi zaman iktidarda olabileceklerdir.
Son olarak bu enclave’in çözülme süreci daha da hızlanacak diye umuyorum çünkü burjuvalaşan bir toplum içerisinde sermaye ve sermaye ilişkilerinin siyaseti çok önemli bir biçimde belirleyeceğini söyleyebiliriz. Çünkü bu bir burjuva devrimidir. Askerin burjuva olmaya soyunduğu devir kapanmıştır artık orijinal burjuva kültürü yaratılıyor ve/veya palazlandırılıyor.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Herşeyden biraz biraz

2008 Bahar Döneminin Ardından

Kendimi çok iyi hissediyorum...eskilere tekrar dönüşler olsa da haziranın ikinci haftasında. Geçen şu iki hafta boyunca kendimi gözlemliyorum da, çok iyiyim herşey rayında daha iyi de olacak dostum ;) .İnsan bunu yaşamalı mutlaka, gerektiği zaman "yelkenler fora!!!...başka limana yol alıyoruz!" diyebilmeli ki bunu yaptım defalarca.
Şimdi önümde bir takım yollar var. Bunlardan birini seçip hayallerimi gerçekleştirmek için elimden gelen en yüksek performansı göstermeye çalışıyorum desem yeridir.
Hayatımda planlama deyince, bunca zamana kadar ve aynı zamanda geleceğe ilişkin de hiç 30 yıllık kalkınma planlarına girişmedim...çünkü bakış açım felsefik olarak farklı buna karşı.
Muhasebesinin yapılacağı şey, o yola gitmek için senin ne kadar çaba harcadığının önemidir, bunu yaparken de ince ayrıntılar senin o yola ulaşman için olmazsa olmazındır.
Şu son cümlemde de bir takım değişiklikler oldu bu dönemde.
Şöyle ki , artık ayrıntıların da özenmenin de pek bir önemi olmadığını düşünüyorum o yolda ilerlerken. Burada analizi yapılacak şey: Özenilmesi gerekenleri es geçip, hayatında önemli bir yol olarak gördüğün fakat o yolun çıkmaz olmasına rağmen bunun farkına varmadan ilerlenmesidir.
Çünkü hataları hep bareberinde getiriyor.
E hani " Benden istediğin şeyi alabilme özgürlüğün, sadece benim sana ne kadar verdiğimle sınırlıdır " diyordun Aris?!.
Bu ne perhis bu ne salata turşusu misali davranışlar?!. İnsan, eğer birşeye gerçekten inanıyorsa, ve bu yol için kendini feda edecek kadar inanmşsa ona, ne olursa yapar. Eğer zaten kendine ters bir davranış sergiliyorsa zaten inanmıyordur o ideale, kendine bile...işte burda da insan faktörü devreye giriyor yanlışlar devreye giriyor...amaç bu yanlışları tekrarlamamalı ideallere gitme yolunda.
Ayrıntıların, bir şeyi yapacağın da varsa yapamamana neden olduğunu düşünmeye başladım. O yüzden yolun sonundaki ışığı görmem artık yeterli, yapmak istediğim şeyleri gerçekleştirmek benim elimde.
Ukalaca olacak ama hayatımda benim isteyip de elde edemediğim birşey olmadı, olmamıştır. Gelecekte de olmaz diye düşünüyorum. Belki çevrem böyle, cümlelere dökemediğim faktörler var belki...ondan kuruyorum bu cümleleri.
Benim amacım, işime yarayan şeyi almak; sonra bundan yararlanmak isteyenlerin beni bulması onların işi. Ben sadece bunu elde ettiğimi onlara göstermekle yetinirim. Bu, benim gelecekteki konmumla, iş yaşamından elde etmiş olduğum deneyimimle doğrudan doğruya orantılı ve şaşmaz bir söylem. Hayatta da önemli bir geçerliliği var ki bu dönemde bunu gördüm.
Son olarak Ex'in güzel bir sözü var "büyük resme bak!". Bu sözünü başka şeyler için söylemişti bana(!), ama ben anlatmak istediğim şey için kullanacağım...çünkü herşeyin olabileceği gibi ne yapsan da olmayacağı gerçeğı var bazı işlerde. Bunun için yaptığım şey: önümde olan tüm yolları değerlendirmek.


Sözün özü...hatalar beni olgunlaştırır, hatalar yapmak istenmez ama olması kaçınılmazdır. Şuan yeniden denizlerdesin dalgalarla boğuşacaksın, yağmur, şimşek, ne olacağı bilinmez bir sürü şeyler olacak bu yolculukta. Onun için gideceğin her yeni limanda daha fazla deneyim ve limandakilere karşı farkındalığını hissettirmen lazım!
Kendime güveniyorum, yapacağım herşeyi en iyi şekilde yaptım bunca zaman ve ilerde bunun meyvelerini toplayacağım...dediğim gibi hatalar beni olgunlaştırır!!!

30 Haziran 2009

-------------------------------------------------------------------------------------

Plan değil pilav mı lazım retoriğinin maya takvimiyle olan bağlantısı

Cidden bunun üstünde düşünmüyor değilim. Hani önünde bir yol vardır fakat, ışığı görmene rağmen bu ışığa nasıl bir yolculuk sonucu ulaşacağını bilemezsin. Bende de aynen bu yaşanıyor her insanoğlunda olduğu gibi, yada ona benzer cinsten. Aralık ayında herhangi bir aksilik çıkmazsa askere gidiyorum, malum vatana olan borcumuzu ödeyeceğiz. Askerlik mevzusu için düşünmedim değil hani; ister istemez nereye düşeceğiz sorusunun ötesinde acaba neci olacağız sorusu üstünde düşündüğüm bir konu olması, gayet masum bir soru olarak karşıma çıkmakta. Bunun dışında tabi şimdi de dostum olan ve ileride de dost olarak kalacağım Buğra ve Halis neler düşünüyorlar konusuna geldiğimizde tabi onların düşüncelerini burada ifşa etmek yazımın konusunu değiştirebileceğinden geçiyorum.

Gelecekte birbirimizden kopma olasılığının olmadığı bir arkadaşlığımız var, o yüzden şu askerlikten sonra neler yapabiliriz? gibi türden soruları Buğra'yla konuştuk, Halis'le 1 aydır neredeyse görüşemiyoruz o bakımdan onunla sınırlı bir paylaşımım oldu açıkçası. Boston'a gitme hayalimiz var bu konuda Halis'in tecrübesi ve bilgisi, amerika deneyimi hasebiyle gerçekleşmesi olası. Boston'a gitme nedenimiz tamamen amerikan yaşamına, dolayısıyla uluslararası deneyime sahip olma güdüsüyle düşündüğümüz bir hayal. Derinlemesine dair bir projeksiyonunu çıkartmadık çünkü derine indikçe iş içinden çıkılmaz hal alıyor. Bu konuda düşündüğüm şeyler: siktiriboktan bir dil kursuna yazılmak için para, a.b.d. vizesi, boston'a gidiş bileti ve en önemlisi o kursa gitmek için konsolosluğa söyleyeceğim, ayakları üstüne basan, ikna edici, oturaklı bir neden. Bunun dışındaki barınma ve çalışma konuları hazır gibi ama olmasa da olur bu işte herşeyde olduğu gibi riziko vardır.

Geçen bayram'da karşıma üç tane öneri geldi onları paylaşmam güzel olur diye düşünüyorum, ardından da derinlemesine inip bu tekliflerle, düşüncelerim arasında neden kaldığım konusunu açacağım.
Erdal eniştem, geçen bayram bize geldiğinde ister istemez artık yeni bir üniversite mezunu olduğumdan dolayı iş konularını, gelecekle ilgili düşüncelerimi falan sordu haliyle. Ben de açıkladım söyledim ne istemediğimi açıklamaya çalıştım. O da bana iki teklifte bulundu ve askerilik işini hallet gerisi kolay iş konularını düşünme dedi. Ardından Bayram bereketi mi bilinmez, bayramın son günü de Serkan abi'yle konuştuk konuları. O da bana önemli bir üniversiteden mezun olduğumu, bölümün de bizim şirketimiz için cidden iyi olduğunu ekleyerek CV'imi benim çalıştığım şirkete bırak seni işe alırız askerden sonra dedi.

Geçen gün de bir şirketin sahibi olan arkadaşımdan, kendi şirketlerinde çalışabileceğini bunun için eğer istersen babamla görüştüreyim seni dedi.
Anlayacağınız 4 tane teklif var ve hepsi çok cazip ve isim yapmış şirketlerin üst düzey görevlileri tarafından bana yapılmış olan teklifler.
Efenim olay bundan ibaret. ben de hala italya'da yüksek lisans mı yapsam? diye düşünüyordum daha geçen bahar aylarında. Daha sonra bu burs konusu yüzünden yatmıştı iptal oldu direk, ardından da boston rüyası ortaya çıktı. 3 kişi gideceğiz oraya diye sözleştik, şimdi de bu teklifler ortaya çıktı. Ben de haliyle kollektif hareket ederek mi yoksa bıreysel hareket ederek mi istediğim konumu yakalayacağım sorusunu kendime sorar oldum.

Bu tekliflerden birini kabul edersem 2 sonuç ortaya çıkacak: birincisi ben uğraşmadan torpil denen mevzuyla işe gireceğim. İkincisi ise kendi hayallerimdeki gibi bir didinme, tırmanmadan yoksun bir şekilde "armut piş, ağzıma düş" misali davranacağım. Bu hareketim, dostlarımdan hem uzak kalacağım hem de onlarla beraber hareket edemeyeceğim anlamına geliyor. İnanın bu olay göbek bağıyla birbirimize bağlı olmaktan ötürü gelen birşey değil, başka birşey. Beraber oraya gidip mücadele edeceğimiz, belki benim için ilk ciddi sınav olacak nitelikte bir olay bu boston mevzusu. Tıpkı benim tek başıma italya'da okuma isteğim gibi(onu da o.ç. papanın bana burs vermemesı yuzunden yattı ya(!)o da başka mevzu).

Kardeşim iş dönüp dolaşıyor geliyor kendi ayaklarında durup durmama konusuna. Plan kurmuşsun 30 yıllık kalkınma planı gibi, geleceğini planlamışsın falan filanı püsürünü düşünmüşsün. Bunların hepsi koca bir Boş. Ben de bu konuda oturaklı bir şekilde düşündüm açıkçası. hayallerimi gerçekleştirmek için para lazım, plan değil. Artık kafamda gerçekleştirmek istediğim şeyler için hesap yapmak istemiyorum. Para'm var demek ne kadar önemli onu anlıyorsun derler ya bazı zamanlarda. Cidden bu önemli hatta liberal biri olarak olaya bakıp düşündüğünde para, sana özgürlük katan birşey. Sosyal darwinizm bakış açısıyla düşündüğünde para yaşamanın, ayakta kalmanın, başkaları tarafından ezilmemenin bir gerekliliği kaçınılmaz olarak diyorsun. Bunun bir ucundan tutuyorum tutmasına ama herşeyin bir bedeli varmış gibi bu sefer onları kaybedeceğim. Geçici veya devamlı bir kayıp olacak belki ama sonuç olarak onlar gidecekler beraber, ben ise yalnız burada kalacağım. Bireysel davranışın bedeli timsali gerçekleşecek olan bir durum...liberal ekonomi'nin insanı yapmaya zorladığı şey: bireyci ol!, kendi menfaatini düşün! gerisini düşünme!. 4 önemli şirketin yapmış olduğu iş tekliflerinden birini kabul edip kısa yoldan isteklerime kavuşmak mı?, yoksa arkadaşlarımla beraber yola çıkma mı? çok zor bir seçimden daha geçiyorum sanırsam.

Maya takvimi malumunuz 2012'de bitiyor. Eğer bu cidden gerçekleşecekse işimiz kestirmeden bitiyor demek. Eskiden bu adamları ispanyolların katletmesi yüzünden, takvimin devamını yazacak adam kalmaması sonucunu doğurduğunu, eger tartısmalara bir son verilmek isteniyorsa benim bu işe el atmamın sorunu çözeceğine ilişkin uçuk çözüm önerileri getirebileceğimi söylüyordum. Hatta bunu şimdi birleşmiş milletlerde meksikayı temsil eden ekibin içinde olan arkadaşım Ricardo'ya da söylediğim görülmüş ve duyulmuştur. Ne kadar o zamanlar uçmuş olsam da çözüm önerilerim bakımından, artık kıyamet denen şeyin 2012'de geleceğinden kuşkum yok. Inanmamın nedeni de tamamen dünya'nın frenkansının(çivisinin çıkmasının)gittikçe kötüye doğru gitmesi. Insanlar buna dayandıkları ölçüde bir savunma mekanızması ortaya koyacaklardır ama, koyamayanların oranı koyanlara göre daha fazla olacaktır diye düşünüyorum. Aralarında ben de varsam, ne güzel ki 2 yıl parasal açıdan rahat olacağım demek oluyor bu. Ardından da sen sağ ben selamet bir şekilde bu dünyadan göçecem hahah((((: oldu da onlar arasında değilsem yandım gitgellerim çok olacaktır o zaman da.

19 Ekim 2009

12 Nisan 2008 Cumartesi

" Wake up the dawn and ask her whya dreamer dreams she never dieswipe that tear away now from your eye. . . "



Onunla flört etmeye 1998 yılında,bir grup ortaokul arkadaşımla beraber sevmediğimiz klişe derslerden kaytarıp da özgürlük alanımızda kendimizi iyi hissettiğimiz yer olan tiyatro salonunda başladım diyebilirim.Buradan nasıl ifade edebilirim bilemiyorum ama bende ilk anda görüp de beni çarpan bir kız etkisi yaratmıştır,ona ilk bakışınız ve/veya bakışlarınızı kaçırışınız,daha sonra da onu her zaman yanınızda istediğiniz ve bu etkinin içinizde hissettirdiği tarif edilemeyen şeyler olur da çıkar ya,işte böyle bir etki...Artık o sizin için bir Aylin,Ezgi,Deniz,Selin gibi biri olmuştur,bir zamanlar önemli ama tanıştığınız andan itibaren geçmiştekilerden farklı olan biri. OASIS .O zamanlar mp3 oynatıcıların,Youtube’un olmadığı ve internetin bu kadar gelişmediği bir zamandı ve işte yukarda yazdığım sözleri de ya MTV’den yada antishock özellikli CD playerlar aracılığıyla dinleyebilirdiniz, biz de ya TV’den yada CD çalarla ders çalışırken,otobüsdeyken dinlerdik.Benim 98’den beri dinlediğim ve albümlerinin çıkması için heyecanla beklediğim bir grup olması bu yazıyı yazmama aracı oldu. Onu ilk kez dinlediğimde sezinlediğim şey farklı bir tonu ve ruhuma farklı bir dokunuşu olmasıdır.Oasis’in en iyi albümlerinden birisi de genel otoritelerce kabul edilen,benim de tekrar tekrar dinlemekten kendimi alamadığım (What’s The Story) Morning Glory? Albümüdür. Bu albümle Oasis tanıtımı yapmaya başlamamdaki sebep tabii ki içinde bulunan ilk başta “Wonderwall”, ”Don’t Look Back In Anger”, ”Morning Glory” ve “Champagne Supernova” adlı şarkıları hem dünyada hem de İngiltere’de kitleleri peşinden sürüklemiş hem de o kadar ün sahibi olmuştular ki Dünya çapında bir kesimin The Beatles grubu’nun popülaritesini bile yerinden sarsabileceği hatta The Beatles’ın 90lara uyarlaması tarzında bir takım dergilerde ve müzik otoritelerinin yorumlarında bulunmalarını sağlamıştır.Oasis’in 1994 yılında ilk defa piyasaya çıktığı albümünden itibaren işte daha önce de dediğim gibi İngiltere haricindeki Anglosakson Dünyasında müzik tarihinin en önemli gruplarından biri haline gelmiştir. Bu grubun çıkış felsefesine derinlemesine bir giriş yaptğınızda 1970ler sonunda ortaya çıkan ve Thatcher İngiltere’sinde güçlü bir etkide bulunan ve Blur, Verve gibi grupların arkasından emin adımlarla Britpop’un temel taş gruplarından olan Radiohead, Coldplay,Suede gibi gruplar da 90’ların başında çok popüler olup zirveye tırmanan gruplarla beraber bir tatlı rekabete girişmiştir.
90’ların başında Liam Gallagher tarafından kurulan Oasis, Liam’ın ağabeyi Noel’in gruba katılmasıyla birlikte asıl biçimini almıştır. Gallagher kardeşlerin yanında gitarda Paul Arthurs, bas gitarda Paul McGuigan ve davulda Tony McCaroll ile grup son şeklini almıştır. Oasis ilk başlarda farklı bar ve kulüplerde kendi müzik anlayış ve tarzlarını sergiledikten sonra, Creation Plak Şirketi’nin dikkatini çekmiş ve 1994 baharında “Supersonic”adlı ilk single’ları piyasaya çıkartmış olan grup, bu şarkıyla İngiltere listelerine girmiş ve çok olumlu eleştiriler toplamıştır. Hatta 3. singleları olan “Live Forever”, İngiltere’deki listelerinde ilk 10’a girmiştir ve bu da pek tabii ki Oasis’in tanınmasında büyük rol oynamıştır. İlk albümleri olan “Definitely Maybe”, İngiltere tarihinde en hızlı satış yapan ilk albüm olmuştur. İşte bundan sonra da ciddi bir biçimde The Beatles grubunun yerini alacak olan grup olarak dünya kitleleri’nin bunu dillendirilmesinin kapısını aralamışlardır. “Supersonic” listelerde tırmanmaya devam etmiş ve “Whatever” adlı single, artık engellenemez çıkşın geldiği bir zirve olmuştur. Oasis Everest’in zirvesinde yani Dünya’nın çatısından aşağıya doğru bakıp olup bitenleri gözlemlemekteydi ki Radiohead ve hemen ardından ortaya çıkan Coldplay’de de bu önlenemez çıkışın benzeri girişimlerini ve bu çıkışın stratejilerinin izlenip uygulamaya nasıl konulacağı soru kombinasyonları içinde kendilerini bulacakları bir dönemin içine girmişlerdir. “Live Forever” adlı single,1995 yılı başında ABD’de çok popüler oldu ve ilk albümle ABD’de altın plak kazanan Oasis, bu arada davulcu Alan White’ı gruba dahil etti.Mayıs ayında piyasaya çıkan single “Some Might Say”, listelere 1 numaradan giriş yaptı ve Oasis 1995 yazını yeni albümün kayıtları üzerinde çalışarak geçirdi.1995 yılının Kasım ayında piyasaya çıkan “(What’s the Story) Morning Glory?” adlı 2.albüm, listelere 1 numaradan girip Dünya çapında 19 milyon satarak, İngiltere müzik tarihinin en çok satan ikinci albümü oldu. “Wonderwall” adlı single, tüm Dünya listelerinde bir numaraya ulaşırken,“Don’t Look Back in Anger” adlı 2. single da benzer bir başarı elde etti. Bu arada “Champagne Supernova”, Amerika listelerinde 20. sıradaydı. 1996 yılında, 1998 yılında ise toplama bir albüm olan “The Masterplan”ı piyasaya çıkaran grup,1999 yılında 4.albümün kayıtları sırasında gitarist Paul Arthurs ve




bas gitarist Paul McGuigan’ın gruptan ayrılması’nın ardından yerlerine gitarist Gem Archer ve basa da Andy Bell geldi.2000 yılında,“Standing on the Shoulder of Giants” piyasaya sürüldü. Satış rakamları iyi olsa da, eleştirmenler tarafından çok sıcak karşılanmayan albümden “Go Let It Out” adlı single, İngiltere listelerinde bir numaraya ulaştı. 2002 yılında da “Heathen Chemistry” piyasaya çıktı ve Liam Gallagher’ın bestelediği “Songbird” adlı single, yine İngiltere listelerinde hatırı sayılır bir dereceye girdi. Bu arada da yeni albümün kayıtları sürerken,Oasis’in davulcusu olan Alan White da gruptan ayrıldı.Yerine,The Who’nun bateristi Zak Starkey geldi bu da evsanevi grup The Beatles grubunun Ringo Starr’ı olan Richard Starkey’in oğlu olan Zak’ın gruba transferi Beatles’la olan karşılaştırma’nın yegane yansıması olduğunu kanımca kanıtlamış oldu. 2004 yılı Eylül ayında,“Definitely Maybe:The DVD” adlı albüm ve konser kayıtları, ilk albümün 10.yıldönümünde yayınlandı. Grup 2006 Mart ayında biten, 26 ülkeyi kapsayan büyük bir Dünya turnesine çıktı ve toplam 1. 7 milyon kişiye ulaştı. Aynı sene “Goal” adlı filmin soundtrack’ine “Who Put The Weight Of The World On My Shoulders” adlı yepyeni bir parçayı dahil eden Oasis,“Stop the Clocks” adlı iki CD’lik derleme albümü hayranlarına ulaştırdı.Yeni albümünü 2008’de çıkarmayı planlayan grup, albümde büyük bir orkestrayı kayıtlarında kullanmayı düşünüyor.

Süt Hırsızı bir başbakanla,bir Hollywood Yıldızı’nın Yarattığı İktisat Dünyası

Süt Hırsızı bir başbakanla,bir Hollywood Yıldızı’nın Yarattığı İktisat Dünyası

Dr.Emmett Brown: Söyle bakalm geleceğin kahini,1985’te A.B.D.’nin başkanı kim olacak?
Marty Mcfly: Ronald Reagan
Dr.Emmett Brown: Ronald Reagan?! Şu aktör? O halde başkan yardımcısı kim? Jerry Lewis mi? Jane Wyman’da başkan’nın eşi olmalı!!!
Marty Mcfly: (Dr.Brown’un arkasından koşarak) Whoa!,Bekle Doktor!
Dr.Emmett Brown: Ve Jack Benny,O da hazine sekreteridir!
Marty Mcfly: Doktor...beni dinlemelisin!
Dr.Emmett Brown: Bir gece için yeterince şaka dinledim evlat.İyi geceler![1]
[1]Back to the Future(Geleceğe Dönüş)filmin’den bir replik

Aslında her defasında yazı konusunda kendi içimde radikal kararlar alarak her türde yazı yazma “ukalalığını” göstersem de geçen ay’ki sayımızda,müzik köşesindeki yazımın ardından bu sefer benden daha iddalı bir müzik köşesi hazırlayacak olan Hakkı‘ya o köşeyi bırakma’nın bana verdiği huzurla,bana da hiç yabancı olmayan ekonomi dalında kalem oynatmayı seçtim.Umarım bu konuda da sizi de sıkmadan “sözel toplum” olma’nın gereği “bol fotograflı ancak az okumalı”(!)birşeyler ortaya koymaya çalışacağım bunun yanında yazımı okuduktan sonra da size faydalı olması için özeneceğim.Eee...fayda maksimizasyonu önemli bir kavram insan için.Hazır fayda maksimizasyonu deyince aklıma klasik iktisat’ın 1980lerden sonra tekrar şaha kalkması sonrası fayda maksimizasyonu gibi birçok terimin de evrim geçirerek yeni anlamlar kazanması,tekrar Liberal Kapitalizmin,Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’da 1929’daki büyük yenilgisi’nin ardından köklerinden yeniden doğan ve şu günlerde insana verdiği değişimi ensemizde hissettiğimiz sıkıntı kaynağı olarak hayatımızın can damarlarına kadar giren bir şey olup çıkması,işte benim de yazacağım ana konu olan
Corporotist(Müdahaleci) Kapitalizm’in yerini alması ile sonuçlanan ve şuan içinde yaşadığımız ekonomik sistemin de 1980lerden itibaren oluşan bu trendin hayatımız içerisinde neden yer almakta olduğunu anlatmaya çalışacağım.Bu olan değişimin,yazımın başında da yazdığım “Geleceğe Dönüş” filminde bile yer alması hiç de şaşırtıcı bir durum değil açıkcası.Düşünsenize bir Hollywood starı günün birinde Amerikan başkanı olup karşımıza çıkıyor ve bu değişimi Laffer ve arkadaşlarıyla atılan Arz yanlı iktisat politikalarıyla çözüyor daha sonra bu deneyimleri 90ların başında IMF politikaları olarak reçetelendirmek yoluyla “Sosyal bir bilim” olan Iktisada ters olarak sanki bir doktorun aynı hastalığa yakalanmış insanlara verdiği ilaçları kullanması için yazdığı reçeteleri her ülkeye çözüm önerisi olarak verip gelişmekte olan ülkelerde önü alınamayacak sosyal adaletsizliklere yol açmasına ve neredeyse Dünya’nın her bölgesinde finansal krizlerin tetiklenmesi(Rusya,Türkiye ’01,Meksika ’94,G.Asya,Arjantin) sorununu ortaya çıkartıyor ki bu sorunları Özallı yıllardan sonra da iyiden iyiye artık bir çeşit ekonomi labvatuarı haline gelen ülkemizdeki halk da net bir biçimde görmekte ve bunların bir çözüme değil,24 ocak kararlarıyla Türkiye’de de tasfiye edilen sosyal devlet(bizim ülkemizde baba devlet) olma bilinci’nin tüm Dünya’da yıkılması’nın bir gereği olduğu için yapıldığını anlamaktayız.Ülkesinde Eğitim ve Bilim bakanıyken 7-11 yaş arası öğrencilere bedava süt hakkını bütçe sıkıntısı nedeniyle kaldıran ve halk tarafından “Süt hırsızı” olarak adlandırılan İngiltere eski başbakanı Margaret Thatcher ve bir Hollywood starıyken A.B.D. başkanı olan Ronald Reagan’nın yaptıkları bu iktisadi devrim(!) hareketinin temel noktasının,bu ülkelerin anayasaları olduğunu görüyoruz.
Thatcher’ın taahhütlerini yerine getirebilmesindeki temel etken,yönetim gücü üzerinde bir yazılı anayasa’nın getirdiği sınırların olmaması ve iktisat politikası kararlarını uygulamada ısrarlı olabilmesidir.(G.Yay ve T.Yay,2007:419).Yine A.B.D. anayasasında da devletin sosyal bir devlet olduğuna ilişkin yazılı birşey yoktur ama devlet olarak bunu sadece benimsemiştir.Sosyal politikaların değiştirilmesi sadece hükümetlerin istekliliği ve kararlılığı yanında konjonktürün de uygun olması gerektirir ki bu 1979’daki II.Büyük Petrol krizinin ardından değişikliğin olmasını sağlayacak bir zemin hazırlanmıştır.Bunu engelleyecek sosyal demokrat bir oluşum da Amerikan tarihinde hiç olmamasından dolayı sendikacılık yaygın ve baskın bir unsur olmamıştır böylelikle bu politikalar rahat ve kolay yapılmıştır.A.B.D.’de özelleştirme de pek İngilteredeki gibi yapılmamıştır çünkü devletin fazla kamu iktisadi teşekküle yada bu gibi benzer yatırımları da mevcut değildir ama buna karşın GSMH’nın büyük bir kısmını kamu üretmekte olduğunu da hatıratalım.Yani arkadaşlar,toparlarsak hem Ingiltere’de hem de A.B.D.’de bu politikaların uygulanmasında ülkelerin birbirlerine göre karşılıklı avantajları ve dezavantajları vardır ama yapılan ve yaratılan bu yeni süreçte birçok ortak özellik içermektedir.
Thatcher’ın yukarda belirttiğim avantajının yanında kendi ekonomi politikalarını uygulamaya koyması için bir programa ihtiyacı vardı bu köklü dayanaklara sahip olması ve reformist eğilimde olan kadrosuyla bu işe girişmesi gerekmekteydi,O zamanki Dünya tarihinde eşi az rastlanacak bir programla işe girişmiştir.Thatcher’ın hazırladığı reformun iki sac ayağı vardı,bunlardan birincisi *Viktoryen Gelenekçilik,ikincisi ise Monetarist anlayışla harmanlanmış Yeni Klasik İktisat anlayışıydır.1979 tarihinde hükümeti eline aldığında GSMH’nın %5 oranında bir bütçe açığının yanında verimliliğin düşük seviyelerde olmasından dolayı GSYİH’nın(diğer ülkelere göre)düşük seviyelerde olmasına,sosyal devlet olmanın gereği olan Sendika-İşveren-Devlet üçlüsünün korporotist keynesyen modelin getirdiği ücretlerin rijit olması,ücret artışlarının verimlilikten daha fazla artış gösterme eğilimi sürecine doğru saptığı bir konjonktürle karşılaştı ki bu tabi ki 1970lerin Stagflasyon hareketlerini tetikleyen 1973 ve 1979 petrol krizlerinin yanında,ekonominin arz yanına daha önceki hükümetlerin çözüm bulamamasından dolayı bu düzeye gelmiş ve bu belirsizlik populist politikalarla sanki bu sorun yokmuş gibi görülüyor,eleştirilere de sağırlar dialoğunu bize hatırlatan “bizim değil,sizin döneminizde bunlar ortaya çıkmıştır”şeklinde bir çeşit ilerde patlayacak olan bomba gibi sorunlar bir hükümetten diğerine atılıyordu ve bomba da Thatcher’in hükümetinde patladı.
Keynesyen İktisadın enflasyona bakış açısı toplam talebe göreyken Monetarist İktisadın enflasyona bakış açısı tamamen parasal kaynaklıydı.Monetaristler,enflasyon para arzının kontrol edilmemesinden dolayı hem kamu harcamalarının ve kamu otoritesinin para basma gücünü kötüye kullandığını bu yüzden enflasyonun yükseldiğini söylemekteydi,yine Monataristler kamunun yaptığı harcamalarla özel sektörün yaptığı harcamalar arasında bir fark olmadığını yanlızca kamunun yapmış olduğu yatırımlar sonucu özel sektörün yapacağı yatırım potansiyelini törpülediğini ve faizlerin özel sektör alehine yükseldiğini söylemekteydiler(portfolyo crowding out etkisi).Margaret Thatcher işte bu benimsemiş olduğu politikaları uygulamaya geçerken en geniş para arzı tanımı olan M3’ü referans alarak hem kamu kesimi borçlanma gereğinin(KKBG) ilerki yıllarda ne kadar düşeceğini belirleyerek para arzının kontrolü sayesinde faizlerin kademeli bir biçimde kısılan kamu yatırımları ile inerek özel yatırımların kamunun yerini alarak canlandırma niyetindeydi.
Tablo 1, Kaynak :Curven,1990:316
₤M3* ₤M3 KKBG* KKBG
1980/81 için %7-10 1980/81 için %19,50 1980/81 için %3,75 1980/81 için %5,50
1981/82 için %6-10 1981/82 için %12,75 1981/82 için %3,00 1981/82 için %3,20
[* işareti olanlar önceden belirlenen değerleri gösterir;* işareti olmayanlar ise gerçekleşen değerleri gösterir]
Yukardaki tabloda tahmini değerleri hükümet programında belirleyen Thatcher’ın uygulamaya koyduğu ekonomik tedbirlerin temeli olan monetarist iktisadın içerisindeki harcı kuşkusuz belirlemiş olduğu 3 önemli maddeydi,Orta dönem finansal Strateji,Kamu kesimi borçlanma gereği ve Sterlinin aşırı değerlenmesini önleme.KKBG’nin aşırı bir biçimde artışını engellemek için 3 enstruman bulunmuştu Özelleştirme,Sendikalar Reformu ve Daraltıcı Maliye politikası işte kıyamet şu uzun son paragrafımda kopmuştur çünkü refah devletinin kurallarının yerini alan bu politikalarla birliğin yerini sıkı rekabet,girişimciye olan müdahaleden bireyciliğe doğru bir adım atılarak keynesyen politikalarla kabul edilmiş olan İş bir hak,istihdam bir mecburiyettir anlayışının yerini,iş bir mal istihdam bir ayrıcalık durumu oluşturmuştur buradan hareketle diyebiliriz ki Thatcher’in 90ların başına kadar yürüttüğü ve başarmayı taahhüt ettiği her türlü hedefi gerçekleştirmek için birçok yol denemiş ve çoğunda da başarılı olmuştur ama ilk 4 yıllık iktidarındaki performansının kötü olduğunu söyleyebiliriz,Bu dönemde büyüme oranları yanında enflasyonun 70’lerdeki değerlerinden daha fazla artış göstermesinin nedenini de fiyat kontrolerinin devlet tarafından serbest bırakılması,dolaylı vergilerde olan artışlar,standart vergilendirme ve kazanılmış gelirden alınan vergilerde yapılan düşüşler etkili olmuştur.Hedeflenen M3 para arzının kısılması için de alınan tedbirler sonucu faizlerin yukarı doğru çekilmesi gerekti çünkü kredi talebinin kısılması isteniyordu fakat yaşanan resesyon içerisinde firmalar faizlerin maliyetini göze alarak kredi almak durumunda kalmışlardır bu da para arzının hukümet tarafından kontrol edilememsine yol açmıştır.İşte hesaplanamayan nedenlerden dolayı bu resesyondan nemalanan bankalar faiz oranlarının serbest biçimde piyasa tarafından belirlendiğinden kredi verme yarışının verdiği rekabet etme hırsı ile daha fazla para yaratmaya ve mevduat sahiplerini kredi oluşturmaları için bankalarında tasarruflerını değerlendirmeleri teşvik etmeye başlamıştır.Bankaların bu yarışı nedeniyle M3 kontorlsüz büyümesini körüklemiş KKGB ilk olarak %14’e 1981de %12ye düşmüştür buna tepki domino etkisi yaratarak ilk olarak faiz oranları düşüşe geçmiş,buna tepki olarak döviz kurlarında düşüş yaşanmıştır yaşanan bu gelişmeler sonucu da hükümet ODFS’de bir revizyona gitmiş ve banka dışı kesime devlet tahvili satma yoluna girmiştir bu da Sıkı para politikasını esnetme anlamına gelmekteydi.1985de olan bir diğer sorun da Sterlinin değer kaybetmesi ve KKGB’nin beklenenden fazla çıkması yanında Madenci Grevleri eklenince bu kaotik bir duruma yol açmıştır.Thatcher’ın buradaki hatası faizleri banka mevduat faizleri ve kamu borçlanma faizi olarak kategorilendirmemiş,stratejik bir hataya duşmüştür.Yani sözün özü sıkı para politikası yapayım derken bu iş’te çuvallamıştır hesaplar tutmamıştır.1985den sonra da dar para tanımları olan M1,M2’nin kontrolü sağlanmaya çalışılmıştır bunda M3 tanımının bankaların borç verme oranına bağlı hale gelmesi yüzünden değişmesinin ön planda olmasıdır.
İngiltere’de 1980 resesyonu içerisinde bu gelişmeler yaşanırken biraz isterseniz uluslararası iktisadın monetarist bakış açısından bakarsak faizlerin yükselmesi nedeniyle bu sefer de dışardan sermeye giriş çıkışları ortaya çıktı ve İngiltereye döviz yağıyordu adeta bu da Sterlinin gittikçe değerlenmesine neden oluyordu keza bunun yanında ise emek maliyetlerinin bunlardan etkilenlemesinin dolaylı sonucu olarak da imalat sanayii bundan kötü etkilenmiştir.Bu olumsuzluklar da dışarıya petrol ihraç edilerek kapatıyordu ama imalat sanayii işinden vazgeçmek de GSYİH düşürüyordu bu böyle nereye kadar gidecekti?
Thatcher Hükümeti bu yüzden emek maliyetlerini olabildiğince indirmek için bir takım girişimlerde bulunması lazımdı bunun kökten çözümü için devleti işletmeci bir konumdan seyirci(deregülasyon) konumuna geçirererk endüstriel sektörden çekilmek,sadece hizmet sektöründe devleti sınırlı tutmak bunun ardından da sendikacılığın gücünü kırarak işletmeciler lehine sonuçların gerçekleşmesini sağlayacak kanunları yürürlüğe sokmaktı çünkü keynesyen makroekonomik düzen içerisinde etkin bir rol oynayan,demokrasinin önemli sivil kanadı olan sendikacılığın fonksiyonu sebebiyle emeğin maliyetini çok fazla arttırmaktaydı.(*Duopol piyasacılık)Hükümet ve monetaristler açısından emeğin korunması varolan ücretlerin aşağıya doğru olmayacak şekilde rijitliğini sağlayan sendikaların ücretlerdeki artış konusundaki isteklerinin verimlilikten fazla bir biçimde istedikleri düşüncesi mutlak bir ortak görüştü ve düzeltilmesi gerekiyordu.1983den başlamak üzere daha hızlı bir biçimde verimliliği düşük olan K.İ.T.leri satmaya yada bazılarında da teknolojik yatırımlar yaparak verimliliğini arttırma ve niteliksiz yada gereksiz istihdam edilen kişileri işten çıkartma yoluna gitmiştir nitekim,1976 yılında 750 bin civarında bulunan kamu personeli sayısı 1984 yılında 600 bine düşürülmüştür.1987’ye gelindiğinde petrol gelirleri ödemeler dengesi açığını kapayamayınca bu sefer enflasyonla mücadeleye girmiş durumda olan Thatcher bu emel uğruna da üretimi kısarak,işsizliği azdırma yoluna girmiştir bu hareketler sonucu sendikali sayısı 1979daki 13,3 Milyondan 1990ların başında 8.7 Milyona kadar inmiş,işsizlik artmıştır.
1980’den başlayarak yapılan özelleştirmeler;aktif satış,deregulasyon,ihale,kamu hizmetlerinin özel sektöre devri,devlet konutlarının sahiplerine satışı biçimde yapmaya başladı(Clark,1993:209).Bu yapılan özelleştirmelerdeki amaç bir rekabetçi düzen yaratmak yerine düzenlenmiş rekabet olmuştur(T.Yay & G.Yay,2007:438).


¬Thatcher Döneminde İngiliz Toplumunun Evrimi¬ , Kaynak : F.Bédarida, La Société anglaise du milleu du XIXe s. A nous jours(Paris,1990) ve Encyclopedia Universalis
1979-1980 1984 1989-1990
Milyarderler(Sterling) 5000 20000
Hissedarlar(nufusa oran,% olarak %3 %20
İşsizler(aktif nufusa oranı,% olarak) %5 %11 %6
Açlık sınırının altında yaşayanlar 4,4 Milyon 8,2 Milyon
Sendika Üyeleri 13,7 Milyon 8,7 Milyon

Bir Hollywood starıyken ABD başkanı olan Ronald Reagan da 1981de geldiği iktidarı 1989a kadar yürütmüş ve yürütülen Yeni Klasik İktisat ve Monetarist hareketin bir karması olan politikaları Thatcher gibi uygulamaya koyulmuştur.”Reaganomics” denilen Arz yanlı İktisat politikalarıyla harmanlayan Reagan,ekonomi politikalarını uygulayan Laffer ve Chicago Okulundan profösörlerden oluşturmuş olduğu kadrosuyla ABD’yi girmiş olduğu zor durumdan çıkartmak için kolları sıvadı.Laffer eğrisi olarak ekonomi literatürüne giren bu açılımla Laffer oluşturmuş olduğu bu eğriyle devlet gelirlerinin vergi oranlarıyla birlikte bir düzeye kadar arttığını,ama bu eşiğin ötesine geçildiğinde vergi oranlarındaki artışın vergi girdilerinde bir azalma yarattığını göstermeyi amaçladı.Reagan iktidara geldiği ilk yıllarda Laffer eğrisi ile Maliye politikalarıyla almış olduğu önlemlerle beraber Para Politikalarda da ilk hedef enflasyondu,enflasyona adeta bir savaş açan Reagan para arzını kısarak para politikasını daraltma amacını güdmüştür.Vergilerin azaltılması ile harcamalarda istenilen kısılmaya gidilemediğinden vergi indirimleri de bütçe açıklarını kapatamamıştır bu da cari açığa neden olmuştur çünkü bütçe açıklarını kapatmak için vergilerdeki indirimlerin yeterli olmaması sıkı para politikaların uygulamasının adeta bir paradoksuydu bu yüzden artan faizler sonucu yurtdışından bol miktarda dış tasarruflar kullanılması yoluyla bol miktarda tahvil çıkartarak büyük miktarda borçlanarak Amerikan tarihinin dış Dünyaya en fazla borçlu olduğu bir döneme girmiştir yani halk diliyle Reagan’nın evindeki giderler gelirlerden fazla olduğundan dolayı yüksek faizlerde borç veren tefecilerden borç para alma yoluna girmiş ve borcu borçla çevirme yoluna girmiştir.Bir dönem sonunda uluslararası İktisadi bir bakış açısıyla bakarsak eğer,aktiflere olan talepler artması dolayısıyla,yabancı sermaye girişleri artış göstermiş,ülke parası değer kazanırken,yabancı paranın değeri düşüş göstermiştir bu etkilerin sonucu paranız değerliyse ithalatınız artar ve cari açığınız kontrol edemezseniz tavan yapabilir.Reagan Amerikan ekonomisini canlandırmak için aynı zamanda üretime dönük teşviklerin yanısıra diğer bir yeniliği de bir çok alanda iş alanları açması işlerin parçalanması şeklinde bu sayede yeni yeni iş alanlarına kapı açarak part-time ya da evde iş yapıp iş yerine gereksinim duymayacak şekilde iş alanlarına kapıyı açmak şeklinde yeniliklere girişti bu da sendikal hareketlere darbe vurmuş iş alanları parçalandığından sendika üyesi işçiler arasında birlik zedelenmiştir ki daha sonra globalizasyonun etkisiyle daha şiddetli yaşadığımız şu günlerde de post-fordist üretim yapısıyla üretilecek olan ürünün her parçasının başka bir ülkede yaparak birleştirme şekline girmesine neden olmuştur.Feminist hareketin Reagan İktisadına etkisi büyük olmuştur şu ki kadının istihdam gücüne dahil olması sonucu bu sefer de etkilerinin daha fazla hissedildiği şu günlerde işkoliklik,kadın olmakdan dolayı gelen nitelikleri unutması gibi sorunlara yol açmıştır ki bunu Avrupada ve Amerıkadakı nufus artış hızının azaldığını sadece bu faktöre yükleyerek bir genelleme yapmak istemiyorum ama bunun da etkisi de yadsınamayacak kadar fazladır.Reaganın en fazla uğraştığı sorun ise 80lerin ortasında çifte açık sorunu olmuştur (*Twin Deflict).Bu dönemden sonra ekonomi dışardan çok fazla miktarda portföy yatırımlarıyla finanse edilmeye başlanmış ve dışardan büyük ölçekte borç alınmıştır.ABD’nin dış ticaret açıklarının doğmasının sebebi birçok sektörde karşılaştırmalı üstünlük teorisine göre bir strateji izlenerek çıkılmış olması ve bu sektörleri Japonya ve Çine bırakmasıdır.Alınan bu önlemlerle enflasyon ile olan savaşta ilk 4 yıllık periyodda zafer kazanılmıştır ama sıkı para politikası sebebi ile işsizlik zirve yapmıştır.Reaganın reçetesinde yazılı olan çözüm önerileri hemen cevap verdi mi? dersek doğru bir sonuca vardığını söyleyemeyiz sadece enflasyonun %14den %3e düştüğünün yanısıra doğal işsizlik oranı %7de takılı kaldı,sıkı para politikaları sonucu faiz oranlarının yükseldiğini,yatırım ve büyümenin sınırlandığını görüyoruz ki 1983de de ekonomi yukarda saydığım nedenlerden dolayı da resesyona girmiştir.Thatcherın da hedeflemiş olduğu kamuda verimlilik konusunda da önemli adımlar atan Reagan kısmi bir başarı elde etmiştir.Kamu hizmetlerinden gaye vatandaşın devletten yapılmasını beklediği işleri en az maliyette en seri, en etkin ve en verimli bir şekilde yapma düşüncesi bütün bürokrasiye hakim olmuştur.

Reagan kamu hizmetinde,tasarrufa ve yeterliliğe öncelik vermiştir.Federal kamu personelin ücretinden kesintiye gitmiştir.Daha fazla tasarruf yapmak için yönetim,federal işçilerin emeklilik yaşını yükseltmişi ve federal personelin emeklilik keseneklerinin payını arttırmıştır. 1981-1985 yılları arasında (posta hizmetleri ve savunma bakanlığı hariç olmak üzere) 75.000. kamu görevlisinin federal hükümet ile ilişiği sona ermiştir.Yönetim sağlamış olduğu kadro açığı ile o tarihlerde yürürlüğe koyduğu yıldız savaşları projesi için Savunma Bakanlığı emrinde istihdam edilmek üzere, 94.000. yeni personel atamıştır.Tam beş yıl içinde tamamı üst düzey personel yöneticisi olan 1632 kişiyi değiştirmiş, 1978 tarihli Kamu Hizmeti Reform Yasası (Civil Service Act) yasasının verdiği yetkiye istinaden binlerce kamu personelini kamu hizmetinin en üst kadrolarına atamış, diğer binlercesinin ise görev yerlerini değiştirmiştir bunun yanında da verimliliği arttırmak için alınan diğer faaliyetler arasında, işlerin tekrarını önlemek, çalışanların niteliğini yükseltip, sayısını azaltmakta yer almaktadır. Reagan’ın yaptığı icraatlar bütçesinde milyarlarca ABD doları gelir sağlarken özellikle üst düzeyde kamu personelinin moralini de bozmuş, onların en az 10.000.adedinin kamudaki işlerini terk ederek özel sektöre geçmesine neden olmuştur.(Yrd.Doç.Dr.M.Refik KORKUSUZ, http://www.dicle.edu.tr/dictur/suryayin/khuka/ )
Kaynakça
BEDARİDA,F.(1990): La Société anglaise du milleu du XIXe s. A nous jours,Paris
CLARKE,T.(1993):”The political Economy of the UK Privatization Programme”
CURWEN,p.(1990)(Ed.):Understanding the UK economy,Mac Millen
YAY,GÜRKAN GÜLSÜN & YAY,TURAN(2007);İktisat yazıları,Nobel yayınları,İstanbul
ANAHTAR KELIMELER
Gini Katsayısı: 0-1 arasinda bagimsiz bir rakam olup, bir ekonominin ideal gelir dagilimindan sapmasini sayisal olarak ifade eder.
dunya olceginde gelir esitsizligini gosteren gini katsayisinin 1965’te 0.66, 1980’de 0.68, 1990’da 0.74’e yukselmesi, kureselleşme sürecinin derinleşmesi ile uluslararasi gelirin dağilimindaki eşitsizliğin derinleşmesi arasinda yakin ilişkinin varliği belgelenmektedir.
Viktoryen Gelenekçilik: Sıkı çalışma ahlakı yanında kendine güven kendi yağıyla kavrulabilme bilincine sahip,kendi ayakları üzerinde durup,ülkesiyle gurur duyan bağımsız bireycilik anlayısına denir.
Twin deficit: Bu ülkede hem bütçe açığı (iç açık) hem de dış ticaret açığı (dış açık) varsa buna ikiz açık denir.Aşağıdaki tabloda ABD’de yaşanan ikiz krizin nasıl olduğunu anlatıyor

1 Temmuz 2007 Pazar

Atatürk'ü Etkileyen 4 Ermeni Kimdir

Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatında 4 Ermeni Türk vatanaşının ayrı bir yeri bulunuyor.

“Ortada fol yok, yumurta yok” bir ortamda kimi Batı devletleri, Türkiye’ye karşı hiç de dostane olmayan tavır ve duygularını harekete geçirmek için son aylarda gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında Ermeniler’i bir araç olarak kullanmaya başladılar. Yazarımız Yaşar Öztürk’ün, ilgiyle okuyacağınızı bildiğimiz aşağıdaki yazısında, Ermeni vatandaşlarımızın birçok Türk’ün yaşamında olduğu denli Mustafa Kemal’in yaşamında da önemli bir yer tuttuğuna tanık olacaksınız. Bu yazıyı, Türkiye’ye ve Türkler’e yapılan anlamsız saldırılar karşısında bir savunma amacıyla değil, fakat öğrenme gereksinimi içindeki kişilere bir “ders” olması umuduyla yayımlıyoruz.

Mustafa Kemal’i Etkileyen

Dört Ermeni Yurtsever

Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’dan Samsun’a hareket etmek için son hazırlıklarını yürütüyordu. Gecenin geç saatlerinde, Mustafa Kemal’in üç yıl önce kiraladığı ve bugün müze olarak kullanılan Şişli’dekı evinin kapısı çalındı. Gelen kişi, Saadeddin Ferid (Talay)’di. Saadeddin Ferid Bey, Mustafa Kemal’in bir gazete aleyhine açtığı davaya bakan avukattı. Mustafa Kemal kapıda onu görünce, davayla ilgili bir konuda görüşme yapmak için geldiğini sandı. Fakat Saaded din Bey, bambaşka bir haberi bildirmek için gelmişti. Getirdiği haber, son derece önemliydi:

“İngilizler, Bandırma Gemisi’ni Karadeniz’de batıracaklar.”

Mustafa Kemal, bu bilginin doğruluğunu saptayabilmek için kaynağını öğrenmek istedi:

“Kimden öğrendiniz, bu bilgiyi?” diye sordu.

Saadeddin Bey, bilginin kaynağına olan güveniyle yanıt verdi:

“Berç Keresteciyan Efendi’den, efendim…”

Mustafa Kemal yine sordu: “Siz kendisini tanır mısınız?”

Saadeddin Bey’in “Şahsen tanımıyorum, fakat ismen biliyorum” yanıtından sonra Mustafa Kemal bu kez, “Bu kişinin güvenilir biri olup olmadığını” sordu.

Saadeddin Bey, bu soruyu ise şöyle yanıtladı:

“Kendisi Osmanlı Bankası müdürüdür ve aynı zamanda Hilâl-i Ahmer (Kızılay) ikinci başkanıdır” dedi. “Hilâl-i Ahmer Başkanı Hamit Bey’e sordum. Bana, ‘kişiliğinin, doğasının ve ahlakının son derece düzgün olduğunu’ söyledi. Sizin avukatınız olduğumu duyunca bana geldi ve kaynağını belirtmeden şu bilgileri verdi: ‘Mustafa Kemal Paşa’nın bindiği vapur boğazdan çıktıktan sonra batırılacak. Bu görevin torpidoya mı denizaltına mı verilmesi bile araştırıldı.’ Ben de bunları duyduktan sonra Hilâl-i Ahmer Başkanı Hamit Bey’e sordum, kendisini nasıl tanıdığını...”

Mustafa Kemal, arkadaşının getirdiği bu önemli bilgiyi değerlendirdi. Samsun’a gitmek üzere bindiği Bandırma Gemisi hareket ettikten sonra kaptan köşküne çıktı ve kaptana, “Bu andan sonra geminin komutanı benim ve siz benim komutam altındasınız” dedikten sonra geminin rotasını değiştirmesi ve kıyıya olabildiğince

yakın yeni bir rota izlemesi buyruğunu verdi.

Ermeni asıllı Berç Keresteciyan bu bilgiyi vermeseydi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’a ***üren Bandırma Gemisi, İstanbul Boğazı’ndan çıkıp, Karadeniz’e açıldıktan bir süre sonra, büyük bir olasılıkla torpillenmiş ve batırılmış olacaktı.

Berç Keresteciyan, Türkçe’nin ilk Etimolojik Sözlüğü’nü hazırlayan dilci Bedros Keresteciyan’ın oğluydu. Kızılay ikinci başkanı olarak onun, Kurtuluş Savaşı’mızda yaptığı üstün hizmetleri, bugün de zaman zaman takdir ve hayranlık duygularıyla anılmaktadır. Ordunun gereksinim duyduğu kimi araç gereçleri zaman zaman tıbbi malzeme ve ilaç sandıkları içinde cepheye ulaştırması, ayrıca bir kahramanlık örneği olarak da kuşaklardan kuşaklara anlatılmaktadır.

Mustafa Kemal, 1934 yılında emekli olan Berç Keresteciyan’ın kahramanlığını ve hizmetlerini hiçbir zaman unutmadı. Ülkesinin bu yurtsever evladını, doğum yeri olan Afyonkarahisar’dan milletvekili adayı gösterdi ve onun, milletinin vekili olarak TBMM’ne girmesini sağladı. TBMM’de ilk gayrimüslim (Müslüman olmayan) milletvekili olan Berç Keresteciyan’a Mustafa Kemal, soyadı yasası çıktığında

“Türker” soyadı vererek ona, kendinin ve ulusunun teşekkürlerini bildirmiş oldu.

***

Mustafa Kemal Şam’da erlerin mektuplarını okuyup yazan bir askerden çokça söz edildiğini duydu. Okur yazar ve yardımsever bu askeri çağırıp onla tanıştı. Aksaraylı Garabed Tombalyan’dı. Garabed babası Kaspar’a çekmişti. Babası Gürün’lüydü. Sıkıntısı olan herkesin yardımına koştuğu için lakabı “Kaspar yapar” olmuştu. Oğlunu Konya’da kolejde okutmuş ardından askere göndermişti. Mustafa Kemal, Garabed Tombalyan ile tanıştıktan sonra onu yanına aldı.

Bir gece Mustafa Kemal çadırda uyuyordu. Garabed Tombalyan uyanıktı. Nöbetçiler “Ayak sesleri var!” diye uyarıda bulunmaya kalmadan üç kişi saldırıya geçti. Elinde bıçakla çadırı yırtmaya çalışanın üstüne atılan Garabed Tombalyan saldırganla boğuştu. Kolundan yaralandı. Saldırı bertaraf edildi. Mustafa Kemal Garabed Tombalyan’a teşekkür etti. Bir süre sonra Mustafa Kemal, Garabed Tombalyan’ı Halep’e para ***ürmekle görevlendirdi. Yolda silahlı saldırıya uğrayan gruptan bir asker öldü. Garabed Tombalyan paraları alarak Şam’a geri dönüp getirdi, Mus

tafa Kemal’e teslim etti. Mustafa Kemal Şam’dan ayrılıncaya değin bu sadık askerini yanından ayırmadı. Halep’e yerleşen Garabed Tombalyan, Atatürk’ün ölümünü duyunca çok üzüldü. Yakınlarına Atatürk ile ilgili anılarını anlattı. Bir ay sonra öldü.

***

Agop Martayan, Robert Kolej’i, New York Bilim Ödülü alarak bitirdiği hafta askere alınmış, yedek subay olarak önce Diyarbakır’a, sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilmişti. Büyük kahramanlıklar gösterdiği cephede yaralandı ve madalyayla ödüllendirildi. Daha sonra da, azınlık subaylarına yönelik önlemler çerçevesinde Güney Cephesi’ne gönderildi. Halep’e asker gözetiminde varan Agop otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaştı. Hintli bir albay Agop’a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyledi ve ondan, bu isteğini Türkçe’ye çevirmesini istedi. Agop, tutsak Hintli albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı, “casusluk yaptığı” suçlamasıyla gözaltına alındı.

Komutana hesap vermek üzere iki asker gözetiminde Şam’daki birliğine gönderildi. Şam’da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemal’di.

Mustafa Kemal, Agop’la ilgili raporu okuduktan sonra, biraz hayranlıkla, biraz da merakla Agop’a sordu:

“Nasıl oldu da kaçmadın?” dedi. “Kolaylıkla kaçabilirdin...”

Agop, Kafkas Cephesi’nde aldığı madalyasını işaret etti:

“Bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir” dedi. “Kafkas Cephesi’nden kaçmayan her halde Şam sokaklarından kaçacak değildir. Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar.”

Askere “Süngüyü çıkar” buyruğu veren Mustafa Kemal, genç subaya bir öğüt verdi:

“Halep'te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı” dedi. “Seni de anlıyorum... Gençsin, yedek subaysın, daha askeri kanunları okumamışsın, bilmiyorsun. Şunu bilmelisin ki, tutsaklarla temas etmek yasaktır.”

Mustafa Kemal, Agop’un yanında taşıdığı kitabı gördü ve ilgilendi. Latin harfleriyle yazılı Türkçe’yi ilk kez o kitapta görüyordu.

Agop’a, tabancasını, belgesini verdi ve “Şam’ı biliyor musun?” diye sordu. Agop “Şam’ı çok iyi bilirim” deyince Mustafa Kemal ona bu kez, özel bir izin verdi.

“O halde git, şehri biraz gez, ondan sonra gel” dedi.

Agop’un belgesi elindeydi. İstese, bu belgeyle firar edebilirdi. Tam kapıdan çıkarken, Mustafa Kemal onu geri çağırdı:

“Gel bakalım senin üstün başın perişan” dedi. “Bu perişan giysilerle Şam’ı gezmek olmaz.” Cebinden kartını çıkardı, bir not

yazdı, kartı Agop’a uzattı ve gerekli yere vermesini söyledi. Kartta şu yazı vardı:

“Bu mülazım efendiyi giydiriniz ve tabldotumuza dahil ediniz.”

Aradan yıllar geçti. Sofya Üniversitesi’nde çalışan Agop adlı bir bilim adamının, İstanbul’da yayımlanan Ermenice ‘Arevelk’ gazetesinde “Türk Yazıtlarının 1200. Yıldönümü” başlıklı bir yazı dizisi yayımlandı. Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içinde olan Mustafa Kemal’in dikkatini çekti. Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsadı. Yıllar önce Şam’da casus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı geldi gözlerinin önüne. Yazarın fotografını görmek istedi. Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gitti, oradan aldığı Agop’un bir fotografını getirdi. Mustafa Kemal fotograftaki Agop’u hemen tanıdı. “Bu Agop Şam’da bana ‘casus’ diye getirilen Agop’un ta kendisi” dedi ve… Onun adını, Dil Kurultayı’na katılacak bilim adamları listesine yazdırdı.

Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine Sofya’dan gelen Agop ve eşi, İstanbul’da çiçeklerle karşılandı. Zaman yitirilmeden Agop, Dolmabahçe Sarayı’na ***ürüldü. Mustafa Kemal yıllar sonra görüştüğü Agop’a hak ettiği konumu sağladı. Onun danışmanı, sözcüsü ve yapıtlarını düzenleyen biri oldu. Dil konusunda yoğun tartışmaların yapıldığı anlarda yanı başlarında duran karatahtanın önünde açıklamaları hep Agop yaptı. Bu yüzden soyadı devrimi ile birlikte Atatürk “Dil konularını açıklar” anlamında ona “Dilaçar” soyadı verdi. Ölüm döşeğindeyken Atatürk’ün görmek istediği kişilerin başında Agop Dilaçar geliyordu. Atatürk çok ağır hastaydı. Ona bir vasiyette bulundu:

“Arkadaşlara selam... Sakın... Dil çalışmalarını... Gevşetmeyiniz...” dedi.

Agop Dilaçar tüm yaşamını, Atatürk’ün bu vasiyetini yerine getirmek için çalışarak değerlendirdi.

***

Mustafa Kemal’in İstanbul’daki dostları arasında İğneciyan adında bir Ermeni vardı. Mustafa Kemal Çanakkale’den döndükten sonra İğneciyan, Mustafa Kemal’in Şişli’deki evini sık sık ziyaret ederdi. Türkçe Sözlük konusunda çalışmalar yapan İğneciyan oldukça da zengindi. Mustafa Kemal, maddi sıkıntıya düştüğünde ona yardım da etmişti.

Mustafa Kemal Anadolu’ya geçince İğneciyan tutuklanıp Malta’ya sürgün edildi. Servetine, tüm mallarına el konuldu. Malta’dan döndükten sonra üzerindeki elbiseden başka hiçbir şeyi olmayan bir yoksul adamdı artık İğneciyan. Apartmanları ve köşkü elinden gittiği için kızıyla birlikte Yedikule’de bir gecekonduya sığındı.

Yıl 1927... Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten yıllar sonra ilk kez İstanbul’a geldi. Bunu duyan İğneciyan eski dostunu görmek ve uğradığı haksızlığın düzeltilmesi için Dolmabahçe Sarayı’na gitti. Kapıda nöbetçiye, “Ben, Gazi’nin eski dostuyum, onu görmek istiyorum” dedi.

Nöbetçi, adını ve soyadını sordu, daha ayrıntılı bilgi istedi.

“Adım İğneciyan’dır” dedi. “Gazi’nin eski dostuyum, arkadaşıyım.”

Nöbetçi baştan aşağı İğneciyan’ı süzdü. Kılık kıyafetine baktı. Söylediklerini inandırıcı bulmadı, onu geri çevirdi. İğneciyan birkaç kez daha geldi Dolmabahçe Sarayı’na ama her gelişinde çeşitli gerekçelerle atlatıldı.

Fakat yılmadı. Bir gün kızıyla birlikte yeniden Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldi. İnsanlar toplanmışlardı sarayın çevresinde... Motor sesleri, polislerin koşuşturmaları ve halkın coşkusu birbirine karışıyordu. Bu hareketlilik, Mustafa Kemal’in bir gezi için saraydan çıkacağının belirtisiydi. Polisler, İğneciyan ve kızına çevreden uzaklaşmalarını söylediler. Bu sırada Mustafa Kemal kapıdan çıkmış otomobiline binmek üzereydi. İğneciyan’ın kızı ok gibi fırlayıp insanların oluşturduğu etten duvarın arasından sızarak Gazi’nin yanına kadar varabildi.

Genç kızın telaşlı durumu, Mustafa Kemal’in dikkatini çekti:

“Kim bu kız?” dedi.

Çevredekiler şaşkın ve suskundu. Mustafa Kemal’in sorusunu, küçük kız kendi yanıtladı:

“Ben İğneciyan’ın kızıyım, Gazi Hazretleri” dedi.

Gazi birden durdu ve küçük kıza merakla sordu:

“Baban nerede?” dedi. “Hani, baban?.. Nerede?..”

Küçük kız biraz da ezik bir sesle yanıtladı bu soruyu:

“Dışarıda bekliyor” dedi. “İçeri sokmuyorlar, sizin yanınıza yaklaştırmıyorlar...”

Mustafa Kemal’in buyruğuyla İğneciyan içeri alındı. İki dost, yıllar sonra birbirine kavuştuğunda Mustafa Kemal, ne durumda olduğunu sordu İğneciyan’a. O da başına gelen tüm olayları ve kendisine yapılan tüm haksızlıkları tek tek anlattı. Mustafa Kemal’in gözleri doldu.

“Böyle bir haksızlık karşısında kayıtsız kalınamaz” dedi ve İğneciyan’ın anlattığı olayların en ince ayrıntısına değin araştırılması buyruğunu verdi.

Yapılan araştırma ve inceleme sonucu İğneciyan’ın haklı olduğu, tüm mallarının elinden haksız

yere alındığı anlaşıldı. El konulan tüm malları kendisine geri verildikten sonra ayrıca, bir de maaş bağlandı. İğneciyan eski günlerinin huzuruna kavuştu.

Bu olayın ardından onbir yıl geçmişti. Yıl 1938 Kasım’ının 10’uydu. Mustafa Kemal’in ölüm haberi, İğneciyan’a da çok ağır gelmiş, onu yatağa düşürmüştü.

“Bakalım nasıl dayanacağım, ne kadar dayanacağım bu acıma?” dedi kızına ve... Ancak iki gün dayanabildi. 12 Kasım 1938 tarihinde de, İğneciyan yaşamını yitirdi.

8 Haziran 2007 Cuma

BİR HİKAYE'NİN ANALİZİ

Bugünlerde Başbakanın ağzından bir sürü değişik aynı zamanda da nostaljik kelmalar duymaktayız dostalar;nostaljik diyorum çünkü siyasetin tozlu sayfalarına baktığımızda başbakanının söylediğini eskiden de söylemiş olanlar ve hatta daha öncekilerin söylediği laflardan da öte laflar etmiş olanlar mevcut örneğin beyfendinin ya da babamızın okkalı bir lafı var 1961 anayasası için "BU DEVLET BU ANAYASAYLA YONETILMEZ" 10 yıl sonra 12 mart muhtırası yiyen Demirel hukumeti istifa etmek zorunda kalmış fakat anayasada köklü değişiklikler olmasına ve anayasa’nın ¼’ünün değiştirilmesine ve bize fazla özgürlükçü bir anayasa olduğu için bazı “sakıncalı” maddelerinin kaldırılmasına karşın gittikçe cepheleşen siyasi hayatın içerisine yeni bir kavram ortaya atılmış "Milliyetçi Cephe" böylece madem tek başımıza devletin anayasasını aşamıyoruz o halde cepheleşerek bunu yapmalıyız amacıyla olsa gerek ki bu ihtiyaç duyulmuş daha sonra sokaklarda ortaya çıkan bomba patlamaları,suikastlar,katliamlar,anarşinin devleti zor duruma sokması vesaire,vesaire

Sivil hareketlerin 1961'in özgürlükçü anayasası bu ülkeye katbe kat fazla gelmiştir ve sonuç sivil halkin hatta ve hatta DISK'in bile tebrik mesajlarını yollamak için cebelleştiği ordumuza kalmıştır iş ve müdahale etmiştir çünkü halk 5 yıldan beridir hergün neredeyse ölümlerden katliamlardan bıkmış,ekonomik refahın sağlanamadığı gibi fazlasıyla kötüleşmiştir bunun yanında da bu cepheleşme hareketleriyle beraber demokrasi yapma durumunun Ecevit açısından kalmaması 1973 seçimlerinde diğer sol hareketlerin ve halkın isteğiyle ve baskısıyla bir maceraya atılmak zorunda kalan Ecevit için MSP-CHP ittifakının ardından 1977 seçimlerinde tekrar bu partiyle bir hükümet kurma durumunun kalmaması daha sonra “Ortanın solu Moskova yolu” diye bu felsefik açılımın bakılmadan,incelenmeden,tartışılmadan AP tarafindan fırlatılıp bir kenara atılması hocam Sn.Emre Kongarın dediği gibi Gelenekçi-Liberaller tarafından benimsen(e)mesi durumu AP ile de bir ittifakın yapılamamasına yol açmış 1978-1980 arasında Kıbrıs davamızın haklılıgına ragmen ambargoların kalkmaması Ecevit hükümetini döviz sıkıntısına ve petrol sıkıntılarına sokmuş ödemeler dengesinin geri dönülmez bir hasara uğraması,yanıbaşımızda ortaya çıkan İran islam devrimi,Afganistanın işgali gibi yeşil duvarın domino taşları gibi devrildiği durumda NATO ve ABD’nin Türkiyeye acil yardım edilmesi gerektiğini anlaması ve antillerdeki küçük bir ada’da Guadeloupe’da toplanıp Türkiyeyi konuşmasından çıkan sonucun da IMF’yle anlaşma olmadan 1$ dahi yarım alamamamızın ortaya çıkması üzerine CHP’nin halkın rıskını tefecilere ipotek etmesi gibi Türkiye için utanç verici süreçlere sürüklenmememize neden olmuştur... sonuç:cephe galip gelmiş ama Türkiye iktisaden çökmüştür ordu da dediğim gibi iç hizmet kanununa göre hakkı olan müdahaleyi yapmak zorunda kalmıştır ülkenin savunulması ve korunması hükümetin olduğu kadar ordumuza da aittir fakat bu müdahale 27 mayıs hareketinden "baya" bir farklı olmuş Ata'nın kurduğu kurumlar birbirinden ayrılıp isimleri değiştirilmiş hatta kimsenin kapatmaya cesaret dahi edemediği Ata'nın partisi CHP de kapatılmış ve Ecevit,Demirelle beraber sürgün geçireceği hamzaköydeki TSK lojmanlarına yerleştirilmiştir ardından kafamıza Kurucu plebisit bir anayasa fırlatılmış "Bu anayasaya ben kefilim" diyen K.Evrenin TV yayınından sonra anayasa kabulunde bir patlama yaratmış %91,5 gibi bir oranla kabul edilmişti halbuki 1961 anayasası %40 red oyu almıştı...demokrasiyi kendilerine elverişli kendilerine göre isteyenler anti demokratik bir anayasanın ortaya çıkmasına ve kendilerinin de 10 yıl siyasetten men’ine sebep olmustur.Simdi ise tekrar demokrasi isteyen bir basbakanımız daha var o da demokrasi istiyor söylem ne kadar farklı olsa da durum aynı,öz aynı.Basbakan ben 2002 seçimlerinde 34,5 oy aldım TBMM’de 357 milletvekili soktum ama cumhurbaskanı seçemiyorum diyor bu nasıl istir diyor ben bunu yapanların tarihle ilerde hesaplasacagını pekala biliyorum diyor eh buraya kadar kabul etmesem de kendisini eyvallah fakat bu laf olmadı bakın devletin bir özel kanalında ne diyor “Anayasa mahkemesinin aldıgı karar YÜZ KARASIDIR!” dostlar Anayasa mahkemesi bildiginiz gibi Anayasayı yargılayacak ve yorumlayacak bir merciidir alınan kararlar elbette elestirilir fakat bu cümle yürütmenin sorumlu kanadı tarafından bir elestiriyi asan uslupla hakarete varan devletin organını asagılamaktadır,burda çıkarılacak sonuca bakacak olursak istedikleri sey TBMM’nin egemenligin yegane temsilcisinin kendilerinin olmasının gerektigini çünkü seçimlerde halk anayasayı bile degistirecek bir milletvekili çıkaracak kadar oy vermistir bize ondan dolayı egemenlik ve irade benim elimde benim dudaklarımın arasında olması gerektigini bunun için de alacagım kararlarda kimseye agız bükmek zorunda olmam gerekmemektedir diyor bunu açıkça söylüyor diye algıladım ben artık algılama kavramımız da gelisti laikligin de tartısılması gerektigini alenen de olsa duyduk meclis baskanımızdan onun için hersey açık söylenmektedir daha akademik bakacak olursak bu konuya 1924 anayasasında “BMM egemenligin yegane temsilcisidir” maddesini görecektir bunu kullanan ardından sivil bir darbe yaparak “Tahkikat Komisyon”larını kuran,radyolarda saatlerce Vatan cephesine katılanların isimlerinin okunması gibi uygulamalara giden eski Demokrat Partililerin yaptıgının bir benzeri gibi hareketler içinde görmekteyiz...ardından da zaten 27 mayıs devrimi gelmis ve anayasanın baslangıç bölümünde su cümlelerle TSK devrimin gerekçelerini açıklamıstır.





“Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan;

Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti;

Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, millî şuur ve ülküler etrafında toplıyan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak millî birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen Türk Millîyetçiliğinden hız ve ilham alarak ve;

Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesinin, Millî Mücadele ruhunun, millet egemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak;

İnsan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adâleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukukî ve sosyal temelleriyle kurmak için;

Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasayı kabul ve ilan ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adâlete ve fazilete aşık evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.”



Bu gerekçeleri yazmamın ardından oynanan oyunların siyasi tarihimizle ne kadar benzerlikler oldugunu anlatmaya çalıstım burada biri veya birilerini hedef göstermek onları küçümsemek benim isim degil bunu halk ve tarih yargılayacak ve ilk sonucunu 22 temmuzda sandıkta görecegiz benim anlatmaya çalıstıgım anlasmamak,uzlasmamak,hosgörüden yoksun olmanın,halkın iradesini anayasaya ragmen kötüye kullanmanın,sistemle kavgaya gitmenin ülkemize ne gibi bir buhranla karsıya getirdigini görmekteyiz unutmamalıyız ki hükümetler seçimle gelen ve bununla mesruiyet kazanan organlardır bir nevi devleti yöneten kiracılardır devletin koruyucusu ve bekçısı kim itiraz ederse etsin TSK’dır ve evi dagıtanları,dagıtmaya tesebbus eden kiracıların o evden çıkması ve gitmesi için müdahale eder,etmelidir bunu kimse engelleyemez. Bakın ey Türk halkı eger benim yaptıklarımı bozmaya benim yaptıklarıma mudahale edersenız ekonomi mahvolur faiz yukselir borçlarımız artar ben ne dersem o olmalıdır bu demokrasidir diyenlerin eve aslında kötü baktıgını ve evin sahibinin kiracıdan evden çıkmasını istemesi gayet dogaldır çünkü bu bir direnme hakkıdır ki alınan muhtıra da bunun ön bildirisidir.



Herkese saygılar

8 Mayıs 2007 Salı

Kahraman Köylü Şehirliye Karşı

Filozof Aristo'ya göre Insan özü itibarıyla sosyal bir varlıktır aynı şekilde İnsan hakları evrensel bildirgesinde de Insan'ın özgür bir varlık olduğunu Aristo'ya atıf yaparak değinmiştir,Insanların da belli kurallar içerisinde eğlenmeye ve güzel vakit geçirmeye hakkı,aynı şekilde yaz aylarında belli kurallara riayet etmek koşuluyla plajlara da gitme hakkı vardır fakat "Şehirli" profiline uymak kaydıyla,nedir bu şehirli profili?,şehirli profiline uymak veya modifiye olmak için ne gibi özveriler gerekmektedir? ki bu sorularla sosyolojik bir açıdan yaklaşırsak daha iyi olacatır.
Türkiye'de 1930lu yılların başından başlayarak Istanbulun Şişli ilçesi'nin dışında Latin amerikadaki varoşlara benzer bir yapılanmanın olduğunu teneke evlerin bu ilçenin dışında çoğalmaya başladığını gazeteler yer vermeye başlamıştır,bu bir zamanlar PKK terörü yeni yeni başlamışken Turgut özal "Bunlar üç beş çapulcunun yaptığı şeylerdir,müsterih olunuz" demecine benzer sözler söylenerek hep görmezden gelinmiştir şuanki durumu da son 27 yıla kadar ne gibi bir seviyeye ulaştığını söymeye gerek yoktur.Gecekondulaşma sorunu genç cumhuriyetimiz için yeni yeni oluşan ve pek tabi farkına varılmayacak bir konuydu diyebiliriz,Türk toplumu feodal doğu tipi bir ortaçağ sürecinden alınıp 6 ok'la tanıştırılmış ayın zamanda da Devrimin kendi doğası gereği ortaçağ'dan sanayii çağına avrupadaki çalkantılı süreçlerden getikten sonra değil doğrudan atlatılmıştır,Avrupaya bakacak olursak sanayii devrimi ve öncesinde insanların çoğunun bizim alt tabaka diye hitap ettiğimiz insanlardan daha kötü şartlarda ve kötü bir sosyolojik süreç içerisnden geçtiğini biliyoruz ve şuan içlerinden bazıları bilgi çağını yaşamaktayken bazıları bilgi çağına geçişte geri kalmıştır.Biz hala sanayileşmenin ardından avrupanın yaşadığı süreci aşağı yukarı 150 yıl geriden tıpkı matbaayı ilk defa 17.yy'da kullanmaya başlamamız gibi,yani herşeyi geriden takip etmemizin acılarını çekmekteyiz.Genç cumhuriyet 30 yaşına geldiğinde daha önce sanayileşme temelleri atılmış ve hızla bu sanayileşme süreci içinde önemli adımlar atılıyordu DP politikalarıyla bu yeni yapılan fabrikaları doldurmak için "ey milletim çoğalın" türü içi boş,populist...(!)demeçlerle büyüme ile kalkınmayı da birbirine karıştırarak 1950'de kazandığı büyük şansı Ismet paşa'nın koltuğuna konduk artık iktidar biziz,koltuk bizimdir havasında küçük amerika olma hayalleriyle sanayileşmeyi planlı programlı yapamamış olması bir yana Org.Fevzi çakmak ve bazıları Atatürk devrimlerini tam olarak anlayamayan fakat özünde canlarını feda edecek kadar vatansever olan bu kişiler Ismet paşaya "Paşam,Komunist yuvalarını bir an önce kapamak lazım gelmiştir" telkinleriye köy enstitülerine yani sanayileşmenin bel kemiğine baltayı vurmuştur daha da bunla yetinilmemiş Halk evleri kapatılmıştır ne olmuştur? Osmanlıdan alınan her güzel miras gibi geri kalmışlığı da miras alan Ata'nın Cumhuriyeti bunları yok etmek için köylüyü yani bu memleketin efendisi olan insanları eğitmek için kurduğu kurumları Ismet Inönü'nün yaklaşan DP korkusuyla ve oy kaybı endişesiyle kendi eliyle yok etmiştir (halbuki korumaya and içmişti)bu da kırsaldan şehirlere yoğun göç dalgalarının yaşanmasına neden olmuştur müdahaleci kapitalizmin de etkisiyle gecekondulaşmaya göz yuman hükümetler tam sanayileşemeyen ülkemizin güzide şehirlerini gecekondulaşmaya teslim etmiştir.Gelen ilk goç dalgaları adapte olmak için çaba harcamıştır ve bir kısmı olmuştur fakat daha sona yani 1980lerden sonra gelen göç dalgaları adapte olmak bir yana kendi kültürünü şehirlilere kabul ettirme yoluna gitmek gibi garip bir o kadar da farklı sosyolojik sonuçların doğmasına yol açmıştır.Orta sınıf bu oluşumlara tabi ki ters bakacaktır ortaya iki farklı durum ortaya çıkmıştır,şehirli olanlar ve şehirli olmaya direnen sınıf(?)bu insanları kabul etmek gerekirse şehirli saymak çok yanlış olacaksa aynı zamanda orta sınıfın da modern alışveriş merkezlerinde haftasonunu geçirdiği savı da kanımca bi o kadar da yanlıştır çünkü her orta sınıf mensubu aileler "alışveriş" merkezlerinde değil bir çok alternatif mekanlarda pekala haftasonunu değerlendirmektedir zaten alışveriş merkezleri de 1980'lerde Galeria ile başlayan yeni bir furyadır ve 90ların sonunda artık kontrolden iyice çıkmış tüketim toplumu oluşumunun alt yapısıdır.Sorun tekrar belirteyim belli bir kesimi eleştirileceğimize, bu hemşerilerimizin talepleri doğrultusunda görece daha merkezi yerlere neden yeşil alanlar konmadığı üzerine kafa yorma konusu ikinci plandadır fakat bunun yapılması kısa vadede yapılması gerekliliği vardır ki yapılmakta insanlara belli yerler gösterilmektedir asıl sorun bu insanların şehre modifiye edilmesi için uzun vadede planlanması gereken işin 1.planda olmasıdır ki bu Halkçılık ilkesinin gereğidir.Bu ülke bizim bir hak verilmişse bunu herkesin kullanması lazım onun için Mengü'nün dediklerinin bazılarına katılmasam da kuşkusuz katıldığım noktaları da mevcut

Sözün özü
1.Sanayileşmenin tamamlanamaması
2.Nitelikli eğitimin yaygınlaşamaması
3.Feodal toplumdan modern topluma geçişin tamamlanaması sorunu

bunları hallettiğimiz zaman şehirleşme gibi bir sürü sorunu halledeceğimiz konusunda ümidim var ama unutmayalım bu ülkeyi 1950den sonra hep sağ anlayışlar yönetti,yönetiyor sonuç ortada hiç sola fırsat tanınmadı umarım CHP-DSP-SHP birleşmesi yaşanır da bu sorunların çözümü olan Halkçılığın uygulanma fırsatı doğar ama tabi bunun için 5 yıllık bir iktidarlık süreciyle çözmemiz olanaksızdır en az 30 küsür yıl gerekir kanısındayım bu da bizi halkçılığın uygulanması konusunun sadece solun değil sağın da sahip çıkması gerekliliğini ortaya çıkarıyor