31 Ekim 2010 Pazar

ÇILGIN TÜRKLERDEN YILGIN TÜRKLERE: “ENCLAVE” leşmiş cumhuriyet bayramlarımız



T.R.T. anonsuyla yazıma başlayacak olursam, dün Cumhuriyetimizin 87’nci yılı tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve yavru vatan K.K.T.C.’de coşkuyla kutlandı. Son 8 yıldan beridir Türkiye’de cidden çok önemli değişiklikler olmakta ve bu gidişle de bu süreç devam edeceğe benziyor. Türk dış işlerini tarihinde bir ilk olarak Londra’daki büyükelçilik binamızda, Adnan Şenses ve arabesk müzikle bayram kutlamasına onay çıktı. Hatta ona büyükelçimiz de Steinway piyanosuyla eşlik bile etti. Ankara’da Abdullah Gül, başkumandan sıfatıyla sınıf, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin, Türkiye devletine önemli katkılar sunan her Türkiyeli vatandaşlarımızı köşke davet etti. Keza İstanbul valisi de aynı şekilde devlet erkânıyla birlikte cumhuriyet bayramını kutladı. Van valisi, halkı Kürtçeyle bayramlarını kutladı. Mesut Barzani bile Erbil Başkonsolosluğuna gelerek cumhuriyet bayramı resepsiyonuna icabet etti.
Tüm olan biten bu bayram kutlamalarına ve Cumhurbaşkanının tek resepsiyonuna rağmen maalesef bu ortak bayramımızı gene bölük pörçük kutlamak zorunda da kaldık. Cumhuriyetin bayramının temsilcisi kim tartışmasından ileri gelen, herkesin ve her kurumun kendi kafasında oluşturmuş olduğu cumhuriyet bayramı kutlamasına göre hareket edecek olursak işimiz iş cidden. Daha açık konuşmak gerekirse, Kürt halkının temsilcileri olarak veya türbanlı bir kadın olarak şundan 3-5 yıl öncesine kadar cumhuriyet bayramı kutlamalarında devlet erkanıyla bulunmaları hayalin ötesinde bir şeydi. Şimdi ise durum değişmekte ve normal seyrinde devam etmekle birlikte sorunlar da olmuyor değil. Normal seyrinde giden bu yeni sürece tahammül edemeyen su katılmamış Kemalistler ve o cenahın temsilcileri iki türlü bir davranış modeli geliştirmekteler: bazı kesimleri ambargo etmek veya onların bulundukları ortamlarda bulunmaktan imtina etmek.

M.K. Atatürk, cumhuriyeti ilan ederken tamamen devrimci bir davranış biçimi benimsemişti. Bu o gün için düşünülemeyecek derecede ileri bir adımdı. Devlet katında, yasa düzeninde yapılan devrimler, laiklik devrimi, yazı devrimi, kadın hakları devrimi ve bunların en üstünde bulunan Türkiyelilerin, siyasal ve ekonomik bağımsızlığını sağlayan Kurtuluş devrimi gelmektedir. Atatürk’ün yapmış olduğu devrimlerin somut yanını bizatihi bunlar oluşturmaktaydı. Binaenaleyh Atatürk’ün yapmış olduğu devrimler sürekli devrimlerle desteklenmesi gereken unsurlar bütünüdür ki bunlar da Atatürkçülüğün soyut yönünü oluşturmaktadır. Atatürkçülük, Atatürk’ün zamanında yapmış olduğu devrimleri deli gibi savunarak onların değişmesini ne pahasına olursa olsun engellemek değildir. Bu davranış kalıbına su katılmamış Kemalist ülküsünün tutucu refleksinden başka bir şey diyemeyiz.

Su katılmamış Kemalistlerin ülküsüyle kandırılıp normal insan düşüncesinden paranoyakvari bir insan düşüncesinin kölesi olan bu insanlara acıyorum. Çünkü her cumhuriyet bayramında çılgınca demir ağlar örüyorlar “10.yıl marşıyla”, aniden üzülüp, kederlenip başlayıveriyorlar “nerdesin sarı saçlım, mavi gözlüm” demeye, ardından iş daha dramatik bir hal alıyor, kandırılmış yeni yetme ülküdaşın biri çıkıyor ve “ uyan atam uyan yerine ben yatam!” diyor. Final de ” En büyük Türk Atatürk” deyişleriyle yapılıyor. Sorarım size Atatürkçülük bu mu?! Atatürkçülük, anarko Kemalistlerin paso dedikleri gibi onu aşamanın mümkün olmadığını insanın kendi kendine itiraf etmesi midir?

Atatürkçülük: Ata’nın bize teslim etmiş olduğu bayrağı daha ileri götürmek ve ondan daha iyi bir Türkiyeli olmak için, herkesin var gücüyle çalışması gerektiğini anlıyorum. Atatürk, insanın aklına inanan bir insandır. Aklını kullanabilen her insanın hurafeler, yasaklar, tutuculuklardan kurtarılıp, her türlü düşünce akımına açılınca doğruyu bulacağına inanır. Zamana ve o devrim yıllarındaki zor koşullara rağmen Atatürk, insanların kendi kendilerinin önderi haline getirmek için onlara önderlik etme şerefini göstermiş bir şahsiyettir. Atatürk, ulusunun her bireyinin kendi kendini keşfetmesi için önderlik etmiştir, kendinde varlık olması için savaşmıştır. Bu yüzdendir ki Atatürk için devrimciliğin sonu yoktur, çünkü her aşama yeni bir başlangıca geçiştir.
Mamafih - ne kadar söz söylersek söyleyelim - kendi çap(lar)ında cumhuriyeti korumaya kendini adamış kesimler, hala bazı şeylerde diretmekten vazgeçmeyip saçmalamaya devam edecekler. Cumhurbaşkanı anayasamıza göre başkumandandır lakin, genelkurmay başkanı, başkumandanın yerine vekalet etmesine rağmen gene cumhurbaşkanının davetine icabet etmeme cesaretini gösterebilmekte hatta kendi başına müstakil bir resepsiyon tertipleyebilmektedir. Bunun adı lamı cimi yok tutuculuktan başka bir şey değildir. Bunun adı "Biz kendi cumhuriyetimizin bayramını, sizinkilerle ve sizlerin anladığı cumhuriyet bayramıyla bir tutmuyoruz. O yüzden biz ortak bir karar alarak kendi bayramımızı bu şekilde kutlamakta özgürüz" demektir. Tamamen enclave tarzı bir cumhuriyet bayramı kutlaması. İşte bu, değişime uyamamak, ambale olmak ve bunun gibi bilumum eylemleri içinde barındıran bir şeydir bana göre. Devrimci bir hareket tutuculaşır mı? Sorusunun cevabı 1970lerden beridir hep aynıdır: Evet!
Devrimciliğin tutuculaşmasının zihinlerimize kazınan ifadesi “atam uyan da ben yatam”dır. Niye böyledir? Cevabı basit, ya devrimci Atatürkçülükte Ata’yı aşacak ufka sahip değilizdir ve belli bir noktadan sonra daha ileriye gidemeyip olduğumuz yerde kalırız. Yahut Atatürk’ün yapmış olduğu devrimlerle bir aşamaya ulaşan devlet düzenini koruyup, geliştirmek için; ayrıca kendilerini koruyup kökleştirebilmek için, birtakım koruyucu tedbirler almak zorunda kalırız. Yahut da Atatürk’ün devrimlerinden sonra bir adım daha atmayız çünkü işimize gelmez vesaire, vesaire…
Neyse ki bu enclave yavaş yavaş kendini tekrar üretemediğinden hareketle küçülmeye devam ediyor. Çünkü bu enclave hayra alamet bir istekli birliktelik değil. Çünkü bürokrasi, siyaset yapıcı olmaktan çıkacak ve siyasetin uygulama aracı olmaya razı olacaktır. Sadece görevlerini yerine getirecekler. Görevlerinin dışında siyaseti tabii yapacaklar ki bu zaten temel bir haktır. Keza asker teknik olarak sadece askerliğini yapacaktır öyle kafasına göre ben resepsiyon tertipledim oldu yok artık! Bürokratik iktidarın bir siyasi iktidar odağı biçimde çalışabilme imkânı tümüyle yok oluyor. Darbeci siyasal geleneğin temsilcileri çok hızlı bir biçimde yok olma sürecine girecekler ya da kendi içlerinde demokratik dönüşüme uğrayıp demokratik muhalefet partileri olarak çalışacaklar, hatta kimi zaman iktidarda olabileceklerdir.
Son olarak bu enclave’in çözülme süreci daha da hızlanacak diye umuyorum çünkü burjuvalaşan bir toplum içerisinde sermaye ve sermaye ilişkilerinin siyaseti çok önemli bir biçimde belirleyeceğini söyleyebiliriz. Çünkü bu bir burjuva devrimidir. Askerin burjuva olmaya soyunduğu devir kapanmıştır artık orijinal burjuva kültürü yaratılıyor ve/veya palazlandırılıyor.

Hiç yorum yok: